2020/11/02

Ev (Kısa Hikaye)

Bu evden ne kadar nefret ettiğimi anlatmak için milyonlarca kelime sarf etsem dahi içimdeki sonsuz nefret ve mide bulantısını tanımlamak için yeterli olmazdı. Ölü renklerin hakim olduğu bu pis kokulu duvarlar bir taraftan ciğerlerimi daraltıyor, bir taraftan da hayatımın görmezden gelinemeyecek kadar detaylı bir resmini çiziyordu sanki bana. Bu rutubetli, rezil duvarlara bakarken ruhumun derinliklerinde dışa vurmaya korktuğum  karanlığı, çaresizliği ve umutsuzluğu görüyordum. Duvarlar bana bakıyor, ben duvarlara bakıyordum. Duvarlarda kendimi görüyordum. Ve bu evden bir kez daha nefret ediyordum.

Buraya taşınalı aşağı yukarı beş sene ya olmuştu ya olmamıştı fakat bu eve adımımı attığım günden beri sanki kendimi bildim bileli bu evde yaşıyormuşum gibi hissetmeye başlamıştım. Sanki burada doğup büyümüştüm, bu evden önceki bütün anılarım ya bir sabah rüyası gibi parça pincik zihnimin köşesinde belli belirsiz yer tutuyor ya da hiç yaşanmamış gibi ortadan kayboluyordu. Bu uğursuz, pis evin içinde geçirdiğim zamanın ölçüsünü saatle bile tutamıyordum. Sabah gözlerimi açıyordum ve kahvaltı etmek için ayağa kalkana kadar güneş tepeye çıkıp yatak odamı kavurmaya başlıyordu. Gözlerimi açmamla ayağa kalkmam arasındaki o çok kısa zannettiğim saatler yatak çarşaflarımın arasına dalıp üzerime çöküyor ve beni adeta felç ediyordu. Zamanın bu görünmez karabasanından kurtulup mutfağa adımımı atabildiğimde ise yemek yiyecek kadar bile gücümün olmadığını hissediyordum. Aslında kurtulduğumu düşünerek kendimi kandırıyordum çünkü karabasanın ayaklarımdan çekiştirerek beni yatağa geri çekmeye çalıştığını üzerimdeki bu asla bitmeyen yorgunluk ve halsizlik hissinden anlayabiliyordum. 

Gün içinde gözüm birçok kez duvarlardaki saatlere takılıyordu. Akrep ve yelkovan arkalarından koşan ölümden kaçmak için bu kadar hızlı koşuyor olmalıydılar ancak koştukları bu yolda dönüp dolaşıp yine önlerinin ölüm tarafından kesileceğinin farkında değildiler. Bu denli aceleci olmalarını anlamlandıramıyordum ve onlara ayak uyduramıyordum; ben onları izlerken bile koşmaya devam ediyorlardı, beni bekledikleri yoktu ki! Nasıl yetişecektim?

Doktorum normal çıkan tahlil sonuçlarımı görmezden gelerek halsizliğimin dengesiz beslenmemden ve düzensiz uyku rutinimden olduğunu söylüyor ve bana asla işe yaramayacak vitamin haplarından verip başından atıyordu. Halbuki ben biliyordum, bunu o ev yapıyordu. Dışarıya çıktığım zaman her şey normale dönüyor gibi oluyordu. Yeniden yaşadığımı hissetmeye başlıyordum. Akrep ve yelkovanın ayak izlerini takip edebiliyordum. Fakat sonra evin beni yine o mide bulandırıcı, irinli sesiyle çağırdığını işitiyordum. "Gel." diyordu. "Gel. Beni terk edersen neler olacağını biliyorsun. Daha da büyüyüp başına çökeceğim."

Kimsenin yapmamı istemediği işler çıkıyordu ortaya sırf beni o pislik yere çekebilmek için. "Gitmem gerek." diyordum yine akrep ve yelkovana. "Evde yapmam gereken işler var." Onlar yollarına devam ediyordu çünkü benim hayatım onların umurlarında değildi. Ve geri dönüyordum. Hastalık kapıyı açıp beni içeriye davet ediyordu. Ben yokken eve iyi bakmıştı belli ki. Kendimi yine umutsuzluğun parmaklıkları arkasında, daha iyi yaşamak için çırpınırken buluyordum. Hastalık ise sadece gülüyordu çünkü ondan asla kurtulamayacağımı biliyordu. Param yetse de zamanım yetmezdi buna. Akreple yelkovan çoktan beni unutup gitmişlerdi çünkü.

Doktorum böyle durumlarda beni kötü hissettiren her şeyi görmezden gelmemi ve onları küçük görmemi tavsiye ediyordu. Fakat bilmediği şey, beni kötü hissettiren şeyin tam göbeğinde yaşadığımdı. Beni her gün kucaklayıp boğazımı sıkarken, verdiği zihin uyuşturucu ilaçlar nereye kadar görmezden gelmeme yardım edebilirdi ki? Doktorum yine beni başından atmıştı belli ki. Söylediği hiçbir şey, verdiği hiçbir tavsiye işe yaramıyordu. Fikrimce doktorların tavsiye verecek kadar iyi doktor olabilmeleri için hastalarının yaşadıklarını yaşamaları gerekiyordu. Çünkü hiçbir tavsiye, arkasında onu destekleyecek tecrübeler olmadan çözümün kapısını açamazdı.

Ama yine de dediğini yaptım. Zamanla her şeyi görmezden gelmeye başladım. Ruhumu daraltan kabuslarımı görmezden geldim, sorunlarımı görmezden geldim, ucube kişiliğimi görmezden geldim, bana küçümseyerek bakan herkesi görmezden geldim, kısaca bu pislik evi görmezden geldim. En sonunda da kendi benliğimi görmezden geldim. Ve bir gün uyandığımda doktorların yine yanıldığını fark ettim.

Bu evi görmezden gelmek kendimi unutmak demekti. Kendimi unutmak demek benliğimi bu hayattan tamamen silmek demekti. Bu yüzden duvarlara daha dikkatle baktım. Baktıkça daha çok sevdim. Sevdikçe daha çok bağlandım. Ruhsuz duvarlar beni kucakladı, ellerimin soğuk betonun içine dalışını iliklerime kadar hissettim. Zihnimin kontrolünü kaybetmek, kendi benliğimle bütünleşmek, bu evle bir olmak ve zamanın kaçıp gitmesine izin vermek bana hiç bu kadar mutluluk vermemişti. 

Kollarımın arasındaki rutubetli sessizlik, kahramanının ben olduğum sonsuz bir hikaye anlatmaya başladı bana. Soğuktu ve pis kokuyordu. Mide bulandırıyordu. 

Fakat bir türlü kendimi bu hikayeyi dinlemekten alıkoyamıyordum. 

2019/11/15

Odraz

Odraz

Loş ışıkla belirli belirsiz aydınlanan odanın köşesinde, içeriye açılan bir başka odaymış gibi görünen boy aynasının önünde, iki kişi oturuyordu. Biri aynaya sırtını dönmüştü, karşısındakini endişeli gözlerle süzüyordu. Beti benzi atmıştı diğerininse; saçları birbirine girmiş, gözlerinin altları birer kara deliğe dönüşmüştü. Bir eli altında topladığı bacaklarının üzerinde, bir diğeri de arkasındaydı. Sanki kendisine endişeyle bakan arkadaşına bir sürpriz yapacak gibiydi lakin bunu bilerek beceremiyormuş gibi davranıyordu.

"Neden öyle bakıyorsun?" dedi benzi soluk olan. "Yüzümde bir şey mi var?"

"Beni korkutuyorsun sadece." dedi diğeri. "Söyleyeceklerin beni korkutuyor."

"Öyleyse sürprizi çoktan öğrenmişsin." Kız iç geçirip güldü. "Tüh."

"Bak, bu hale gelmenin sebebi ben değilim. Bana inanmalısın."

"Odraz, ikimiz de biliyoruz ki işlerin bu hale gelmesinin tek suçlusu sensin."

Kız, 'Odraz' ismiyle seslendiği arkadaşına yüzünde en ufak bir ifade kırıntısı bulunmaksızın, uzun uzun baktı.

"Ben sadece gerçekleri söyledim! Gerçekleri gösterdim!"

Kız kafasını eğip sağa sola salladı, birbirine dolanmış saçları yüzünü örtüp aşağıya salındı. Arkadaşına karşılık verirken sesi bir bıçak kadar keskindi.

"İnsanlar bu hayatı doğruları görmek için yaşamıyor, Odraz. İnsanlar hayallerini yaşamak için hayatta kalıyor. Birçoğu bunu başaramıyor. Bir süre sonra bu hayaller gözlerini tamamen kör ediyor. Ve bir bok batağında yaşıyor olmalarına rağmen kendilerini hayallerindeki gibi bir hayatı yaşadıklarına inandırıp gülümsüyorlar. Gerçekler kimsenin umurunda değil."

"Ayda..." Odraz yaklaşıp arkadaşına dokunmaya çalıştı ancak kız kendini geri çekip yanağına uzanan eli kucağındaki eliyle tersledi. Kendini birçok defa provası yapılmış bir senaryoyu oynuyormuş gibi hissediyor ve daha çok, daha çok sinirleniyordu.

"Tanıştığımız güne lanet olsun. O günden beri hayatımı bir karabasana çevirdin. Ama bunu düzelteceğim. Hı hım. Seni hayatımdan çıkaracağım."

Odraz ellerini oturduğu zemine bastırıp bağırdı. Sesi eşyasız odanın içinde yankılandı.

"Bunu yapamazsın! Sana yardım etmek istiyorum!"

Odraz'ın söyledikleri Ayda'nın bir kulağından girdi, diğer kulağından çıktı. Gülümsüyordu sadece. Arkasında ayrılık hediyesi olarak sakladığı şeyi göstermeden önce son bir soru sordu.

"Tanıştığımız günü hatırlıyorsun, değil mi?"


İki arkadaşın tanıştığı gün Ayda için en önemli günlerden biriydi. Yeni bir şehre taşınalı aylar oluyordu. Annesi ve babası ani bir kararla yeniden bir araya gelmiş ve biricik kızlarının onlar yüzünden altüst olmuş günlerini unutup, ailesiyle birlikte güzel anılar boyamasını istemişlerdi. Ayda okulun ilk günü, okula giden yolda ilerlerken Odraz'la tanışmış ve kendisiyle birçok ortak yönü çıktığı için onu çok sevmişti. Umuyordu ki aynı sınıfta olurlardı!
Odraz yalnızca Ayda'yla değil, sınıfındaki diğer insanlarla da, öğretmenleriyle de, okuldan sonra getirip tanıştırdığı ailesiyle de çok iyi anlaşıyordu. Bir şekilde insanlarla ortak bağlar kurmayı kolaylıkla beceriyor ve bu yeteneğin herkeste olduğunu düşünüyordu.

"Sanırım insanlar kendilerini göstermekten korkuyor. Hâlbuki çok kolay." demişti Ayda'nın annesinin önüne koyduğu kekten koca bir ısırık alırken. "Tebebi kartısındakine gübenmemek." Yudumunu bitirip devam etti. "Ama bu güvensizliğin kendilerinden kaynaklandığını da anlayamıyorlar. Çünkü insan kendini nasıl görürse karşısındakini de öyle zanneder." Uzanıp meyve suyundan yudumlarken Ayda'nın annesi Odraz'ın yaşına göre ne kadar olgun laflar ettiğinin şokunu yaşıyordu. "Okulda hep bunu söyleyip duruyorlar. Karşınızdaki insanı anlamaya çalışın, onunla emtati-enpapi-" Küçük bir duraksama. Ardından ampul yandı. "Empati kurun. İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğrenin. Ama kimse bunu öğretmiyor. Kimse de kendi başına öğrenemiyor. O acayip kelimeyi yapabilen çok az insan var. Ama ben bunu herkesin yapabilecek yeteneği olduğunu biliyorum." Odraz duraksayıp Ayda'nın annesine baktı.

"Peki, siz yapabiliyor musunuz?"


O günden sonra Ayda, hayatının dayanılmaz bir kâbusa dönüşmeye giden yolunda adım adım ilerlemeye başladı. Annesi ve babası sanki dün en iyisinin kızları için olmasını istediklerini söylememişler gibi birbirlerini yemeye başlamışlardı. Odraz’ın söyledikleri kadının kendisine söylediği yalanlardan sıyrılıp karşısındaki insanı olduğu gibi görmesine sebep olmuştu. Karşısında duran yeni biri değil, kendisini her daim aşağılık gören eski kocasıydı. Alttan almasına rağmen değişen hiçbir şey yoktu. Bu yüzden susmayacaktı. Kendini kandırıp yalanların arkasına saklanarak yaşayacağı bir hayat istemiyordu. Ayda odasına çekilmiş yastığını kucaklarken annesinin bağıran sesini dinliyor ve eğrilip bükülen midesini, deli gibi çarpan kalbini bastırmak için derin soluklar alıp veriyordu.
Evdeki bu olumsuz durum okuluna da yansımıştı. Hayatında olumsuzluktan başka bir şey yaşanmazken konuşup etrafındaki insanları meşgul etmeyi gereksiz buluyor, bir köşeye oturup arkadaşlarını görmezden geliyor, bu da arkadaşları tarafından yanlış anlaşılıyordu.

"Birkaç gün çok iyi davranıyordu. Ne oldu da birden tersini çevirdi? Hemen de satıldık!"

Arkadaşlarıyla en ufak problemlerden kavgaya tutuşuyor, yanında ona destek olacak kimsesi olmadığı için geri çekiliyor ve hatta karşı tarafın zorbalıklarına katlanmak durumunda kalıyordu. Onu anlayabilecek tek kişi vardı. O da yalnızca okul yolunda karşısına çıkıyordu.
Ayda okul yolunda günden güne yokuş aşağı yuvarlanan hayatını Odraz'a anlatırken gözyaşlarına boğuluyordu. Odraz ise ona okuduğu kitaplardan birinde sevdiği bir dizeyi söylüyordu.

"Zaman her şeyin ilacıdır, Ayda. Sabırlı ol. Yalnızca bekle. Bak nasıl da her şey yoluna girecek."

Ancak sabırlı olup beklemek Ayda'nın hayatının iyiye gitmesine pek de fayda sağlamamıştı. Zaten hangi hastalık yalnızca bekleyerek iyileşirdi ki? Bir şeyler yapmak istiyordu. Ama ne yapacağını bilmiyordu. Annesi ve babası yeniden ayrılmaya karar vermişlerdi. Tek bir arkadaşı kalmamıştı. Notları giderek düşüyordu. Üstüne üstlük olanlardan dolayı herkes Ayda'yı sorumlu tutuyordu.

"Senin için yeniden bir araya gelmiştik. Onunla yeniden bir araya gelmek aptallıktı. Beni anlayabildiğini sanmıştım. Ama ayrıldığımızdan beri değişen hiçbir şey olmamış."

"Arkadaş dediğin arkasını dönmez. Arkadaş dediğin yardımcı olur. Bencilsin ve soğuksun. Hata yapıyorsun ve hatalarını kabullenmek istemiyorsun."

"Yeterince çalışmıyorsun. Hayatının en önemli zamanlarından birinde bu kadar umursamaz olman sana faydadan çok zarar verecek küçük hanım. Daha küçücük bir çocuksun! Senin gibi bir ufaklığın derslerinden başka ne derdi olabilir ki?"

Ayda tüm bu olanların kendi suçu olduğuna inanmıştı. Bu yüzden tek yapabildiği onlara hak vermekti artık.
Ama Odraz farklı düşünüyordu. "Kendine gel!" diye bağırdı eve dönüş yolunda bir gün. Güneş batıyor, kızıllığını tüm gücüyle suratlarına vuruyordu. "Senin suçun değil. Onlar seni tanımadıkları için kendi içlerini sana yansıtıyorlar. Onlar sadece yanlı düşünceler. Kötü yanılsamalar. Aldırma. Güçlü ol ve beklemeye devam et. Zaman her şeyin ilacıdı-"

Ayda, Odraz'ı iki omzundan ittirip bağırdı.

"Zaman hiçbir şeyin ilacı falan değil! Beni kandırıyorsun!"

"İnan bana. Lütfen. Kötü yanılsamaların seni ele geçirmesine izin verme. Annen gibi olma."

Odraz o gün Ayda'ya bir sır gibi sakladığı hikâyesini anlattı. Kendisinin bir insan olarak dünyaya gelmediğini, kendini bildi bileli yalnızca ve yalnızca insanların içlerinde olanı yansıtan bir varlık olduğunu, bu yüzden insanlarla çok iyi anlaşabildiğini ve bugüne kadar yaşadığı türlü maceraları anlattı. İnsanlarla, insanların yanlı gerçekleriyle iletişim kurduğun sürece sevildiğini, ancak bunu yaparak hem kendini hem de karşındaki insanı kandırmaktan başka bir şey yapmadığını, gerçekleri yüzlerine vurduğunda utanç ve nefretten bir zırh örüp kendilerini nasıl ittiklerini anlattı. Bunları yaşadıktan sonra Odraz hayatta kendine tek bir amaç edinmişti. O da insanların yalansız, 'gerçekten gerçek' bir hayat yaşamalarına yardım etmekti.
O gün Ayda, Odraz'ın söylediklerinin tek bir kelimesine dahi inanmadı. Çünkü söylediklerinden çıkardığı yegâne anlam, yaşadığı hayatın baştan aşağıya yalandan ibaret olduğuydu.

Zamanla okula gitmeyi bıraktı, arkadaşlarının içinden onu tek bir arayan bile olmadı. Kimse Ayda'nın neden ortadan kaybolduğunu merak etmedi. Öğretmenleri bile. Baba evi terk etti ve Ayda, annesiyle birlikte boş duvarların arasında yaşamaya başladı. Ne güçlü olmak, ne de sabırla beklemek Ayda'yı çözüme götürmüştü. Hala bekliyordu. Ve çözülen hiçbir şey yoktu.

Sonra birden aklına geldi. Bu olanların başlangıç noktası Odraz'dı. Belki Odraz'ı hayatından çıkarırsa, onun söylediği gibi kötü yanılsamalardan oluşan hayatına geri dönebilirse her şey düzelebilirdi. Belki de kötü yanılsamalar söylediği gibi kötü değildi. Belki de Odraz kötü yanılsamanın ta kendisiydi.


Vedalaşmak için onu son kez odasına çağırdığında, karşısında kendisinden başka kimseyi görememişti. Odraz yapmaması için onu ikna etmeye çalışıyordu fakat onun tek gördüğü yansımasının ne kadar yorgun ve çirkin göründüğüydü. Demek başkasının gözünden böyle görünüyordu. İnsanların neden kendisinden uzaklaştığına şaşmamalıydı. Kendisi de olsa gördüğü bu manzaradan uzak durmayı tercih ederdi.

Enpapi kuruyordu! Ya da adı her neydiyse.

"Demek sen de kötü yanılsamalara karşı pes ettin." dedi Odraz kollarını bezginlikle iki yana bırakırken. Kurumuş dudaklarını ıslatıp karşısındaki yansımaya baktı. "Lütfen... Beni terk etme... Gidersen yalnız kalacağım. Sen de yalnız kalacaksın. Herkes çok üzülecek. Neler olacağını düşünemiyor musun?"

Ayda gülümsemekten başka verecek cevap bulamıyordu. Odraz'a baktığında onun da bir an gülümsediğini gördü. Ardından yüzü değişti, daha da çirkinleşti. Gözlerindeki halkalar giderek genişledi, dudaklarındaki çatlaklar derinleşti, budanmamış çalı gibi iki yana düşen saçları daha da büyüdü. Artık karşısındaki korkunç yaratığın kendi yansıması olduğuna inanmakta güçlük çekiyordu.

Odraz dudaklarını iyice gererek büktü. Dudaklarındaki çatlaklar yırtılıp içleri kanla ıslandı.

"Gitme..." dedi. "Beni yalnız bırakma."

"Üzgünüm." Ayda gülüyordu. Ayağa kalktı. Odraz da onunla aynı anda ayaklanmıştı. Ayda sonunda arkasında tuttuğu ayrılık hediyesini, mutfaktan gizlice kaçırdığı büyük bıçağı gösterdi. Odraz'ın gözleri kocaman açıldı ve bir adım geriye gitti. Sırtı boy aynasına çarptı.

"Hayır. Hayır, yapma."

"Hoşça kal, Odraz." Ayda elindeki bıçağı havaya kaldırdı. Bıçağın yüzü, karşısında duran boy aynasındaki yansımayı gösterdi. Bıçak havada salınıp Odraz'ın boğazını kesti ve hemen sonrasında güçsüz düşen sıska bir beden yere düştü.

Ayda boy aynasında, giderek beyazlaşan yüzünü izliyordu şimdi. İki eli de boğazını tutuyordu. Etrafını çevrelemiş kırmızı renkli gölün kaynağını durdurmaya çalışıyordu. Çünkü durdurmazsa annesi ona çok kızardı. Yaptığı bu hata için yine onu suçlardı. Hemen bu dağınıklığı toplasa iyi olurdu. Ama ayağa kalkacak hali yoktu. Yorgundu.

Tamamen uykuya dalmadan önce Odraz’ın sesini işitti.

“Tüh.” diyordu. “Yine başarısız oldum.”

2015/05/21

Somnu (Kısa Hikaye)

Somnu 

Hey. Hey sen. Evet, sana diyorum! Bir de kafanı çevirip saf ayağına yatıyorsun. Senin uyanık olmaman gerekirdi. Bunu nasıl başardın?
Bunu her zaman mı yapıyorsun? Taanrım... Sende bir tür hastalık olmalı o zaman. Son zamanlarda hayatın nasıl? Zor günler geçiriyor musun? Uyanık olmaman gerekirdi. Hele ki böyle bir yerde.
Nerede olduğunu soruyorsan bir otobüstesin. Pencereden dışarıya bir bak! Etraf neredeyse bembeyaz, sanki dev beyaz pamuklardan bir yol. Güneş de epey aydınlatıyor bu yolu. Bu yol... Bu yol kimi insan için güneşlerin çiçek gibi açtığı bir yoldur, kimisi içinse... Hm? Ben kim miyim? Ben bu otobüsün rehberiyim. Sana ineceğin durağa kadar eşlik edeceğim. Benden ayrıldıktan sonra da sana başka bir rehber eşlik edecek. Çünkü buralar kaybolmaya müsait yerlerdir. Bu yüzden uyanık olman tehlikeli diyorum ya!
Nereye mi gidiyoruz? Onu söylememe izin yok. Çünkü söylersem yolculuk bütün anlamını yitirir. Bunu bir...sürpriz gibi düşünebilirsin, evet! Bu arada ismim Somnu. Ya seninki? Oo, hayatımda duyduğum en güzel isim. Tanıştığımıza memnun oldum. Madem uyanıksın, sana buralardan biraz bahsedeceğim. Ama aramızda sır olarak kalacağına söz vermelisin. Anlaştık mı?
Şimdi iyice yaklaş.

Otobüsün içine dikkatlice bakacak olursan herkesin uyuduğunu göreceksin. Mışıl mışıl, otobüsün sarsıntısından ve basınçtan etkilenmeden uyuyorlar. Derin uyku nedir bilirsin, değil mi? Şu an hepsi derin uykuda. Şuradaki bayanı görüyor musun? Kısa, kahverengi saçlı, zayıf olan. Hayır, o değil! Üzerinde çiçekli kimonosu var. Evet, o! Uykusunda durmadan dişlerini gıcırdatır çünkü günlük hayatta geri plana attığı dertleriyle rüyalarında yüzleşir. Ama uykusu derin olduğu için uyandığında hiçbirini hatırlamaz. Ve hemen karşısında oturan bahçe cücesi boylu, şişe dibi gözlüklü hanımefendi de en yakın arkadaşı. Ahh! Ne vuruyorsun doğruyu söylemiyor muyum!? Yirmi yaşında bir bayana göre boyu kısa işte. Neyse! Kısa kadın ise hayatı iyiye gitmediğinden çareyi rüyalarında arıyor. Senin yaptığını yapmaya çalışıyor yani. Uyanmaya çalışıyor. Burada yaşamak istiyor. Ama burada yaşarsan, uyuyan bedenin zamanla çürümeye başlar. Gerçek dünyayla bağlantın koptuğunda ve tamamen burada olduğunda ise...işler sarpa sarmaya başlar. Bu gerçekten...gerçekten vahim bir durum.

Uykuda olup olmadığını mı soruyorsun? Hem uykudasın, hem de değilsin.

Bu insanların bu otobüste olmasının bir sebebi var. Senin de öyle. Ya ben? Ben rehberinizim! Heh he... Nasıl rehber olduğumu mu merak ediyorsun? Aslında ben... ımm... bu iş için doğmuş gibiyim, evet! Kendimi bildim bileli buraları gezmeyi çok severim ben! O yüzden bana bu görev verildi. Okulda da bu öğretilir ya zaten, daima sevdiğin işi yap! Heheh...

Ah, yavaş yavaş son durağa geliyoruz. İnerken adımlarına dikkat et, olur mu?. Çoğu kişi sendeleyip düşer ve bulutların arasından kayıp uyanır. Hm? Elbette bulutlar. Yere basacağımızı mı sandın? Heh. Sen hiç uykundayken düşüyormuşsun gibi hissedip birden uyanmadın mı? Dur, işte geldik. Bunu izlemeni istiyorum. İnsanlar uykularından uyanırlarken yeni doğmuş bebeklere benziyorlar. Sanki bu zamana kadarki yaşantıları aniden siliniveriyor ve en başa dönüyorlar. Şuna bak nasıl da esniyor. Çok sevimli. Cüce boylu hatun kedi gibi geriniyor. Bunu çok yapar çünkü evde beş kediyle birlikte yaşıyor. Neyse, senin de inmen gerek. Haydi kalkalım!

Adımlarına dikkat et. İşte böyle. Hava ne kadar da temiz değil mi? Ağaçların olmasını beklemiyordun değil mi? Ah, buraya gel. Kalabalıktan uzakta duralım biraz. Aaah!! Bak bak! Gördün mü!? İşte bundan bahsediyordum. Tam olarak uyanamadığın zaman bulutlar ayağının altından böyle kayıveriyor işte. Zavallı adam. Bir daha ne zaman buraya gelir acaba? Uykuya dalmakta sorun yaşıyordu az önce düşen... Ah, işte diğer rehberler de geliyorlar. Aslında bu elemanlar maceranızın ana karakterleri. Kimonolu kadına bak mesela. Karşıdan gelen uzun boylu adamı bekliyor. Adam da onun gibi kimono giymiş. Saçlarında siyahlar ve kırmızılar var. Garip değil mi? Sizin dünyanızdan değilmiş gibi hissettiriyor. Şu altın rengi yelpazesine bak. Ya o parlak, güzel takunyalar? Bir erkek için fazla güzel. Zayıf bayan onu görmeyi çok istiyor çünkü uyandığı zaman görmesinin imkânı yok. Çünkü artık onunla aynı dünyada bile değil. Az önce sizin dünyanızdan değilmiş gibi görünüyor dediğim için kendimi suçlu hissediyorum.
Ağacın kenarında duran yaşlı amcaya bak şimdi. Yanında yalnızca köpeği var. Borçlar boğazına yapıştığında başka şehre taşınmak ve çok sevdiği köpeğini terk etmek zorunda kalmıştı.
Kısa hatuna bak bir de. Farkında olmadan rüyalarına hep bu minyon tipli adamı çağırıyor. Sonra da elleri titrerken defalarca özür diliyor. İkisi de... bir garip. Kadın onu sürekli görmek istiyor çünkü onun da gerçekte onu görmesinin imkânı yok. Birbirlerinden kilometrelerce uzaktalar çünkü.

Hm? Oh hayır, tabii ki de gelenler gerçek değiller. Gerçek olsalardı ortak görülen rüyalar olur ve insanlar rüyalarla iletişim kurulabildiğini fark edip deliye dönerdi. Gelenler...benim gibiler. Eşlik edecekleri insanın yüreğinin derinliklerindeki pırıltıları bulup onların kılığına girerler. Bu iş için doğmuşlar. Burada yaşayan herkes böyle sevimli maskeler takar. Iıh... İnan bana gerçek yüzlerimizi görmek istemezsin.

Ah, işte seninki de geliyor. Veda etmenin vakti geldi artık. Bir dahakine güzeeelce uyu, tamam mı? Yaptığın çok tehlikeliydi. Bana denk geldiğin için şanslısın. Gel de seni son kez şöyle bir kucaklayayım. İşte böyle.
Pekâlâ, kendine iyi bak! Tatlı rüyalar...
Tasarım: Zuri